Bir toplumun ruhunu kaybettiğini anlamak çok zordur. Tıpkı içten içe çürüyen bir ağaç gibi.. Dışarıdan sağlam görünür ama kökleri zayıflamıştır; en küçük fırtınada yıkılmaya hazırdır. Yaşanılan sosyal çürüme işte böyle sessizce ilerler.
Sokakta kimsenin kimseye “günaydın” demediği, apartmanda dahi birbirini tanımadığı, kapıların yüzlere değil içe kapandığı anlarda başlar. Birinin düştüğünde el uzatmak yerine izlemeyi tercih ettiğimizde büyür. Güven, en kıymetli ama en az bulunan şey hâline gelir.
Yalanın zekâ, doğrunun saflık sayıldığı; çocukların ekranlardaki kötü örnekleri taklit ettiği; evlerin sohbet yerine soğuk ekran ışığıyla aydınlandığı bir dünyada çürüme derinleşir. Merhamet “zayıflık”, açgözlülük “başarı” gibi görülmeye başlar. Gösteriş gerçeğin önüne geçer, “beğeni” dostluğun yerini alır. İnsanın insana dokunmayı unuttuğu bir yalnızlık büyür. Çünkü herkes yorgun, güvensiz ve endişeli. Ekonomik kaygılar insanı kendine kapatır, adalete olan inanç sarsılır. Dijital dünya, gerçek hayatın duygularını siler. Ve birbirimizi duymayı bırakırız. Ama bu bir uyarıdır. Toplum binalarla değil, birbirine kenetlenen yüreklerle ayakta durur. Vicdan, bir ülkenin en büyük güvenlik sistemidir.
Yine de umut var. Her çürüme, yeniden filizlenme ihtimalini taşır. Bazen bir toplum, tek bir insanın iyi niyetiyle bile değişmeye başlar. O insan sen olabilirsin. Gerçek bir “günaydın”, küçük bir yardım, doğruyu söyleme cesareti, çocuğuna bakıp bir hikâye anlatma sıcaklığı..
Toprağa atılan ilk filiz bunlardır. Unutma: Toplum biziz. Ruhu kaybeden de biziz, onu geri getirecek olan da. . .
